Bu kez rotamızı onun kelimelerine çeviriyoruz.
Önce sizi kaleminizle tanıyalım. Efnan Ezenel için yazmak nerede başlıyor?
Benim için yazmak çoğu zaman planlanmış bir süreç olarak başlamıyor. Bazen bir sızı, bazen bir hatıra, bir görüntü, bir duygu, bir kitabımın içinde geçen bir cümle hatta karşıma çıkan bir haber metni bana yazmak için ilham olabiliyor.
Yazmaya başlarken ilk aşamada sezgisel bir süreç ortaya çıkıyor. Bir imgeyle yola çıkıyorum ancak yazmaya başladığım anda onun beni karanlığa mı yoksa aydınlığa mı götüreceğini bilmiyorum. Metin kendi yolunu süreç içerisinde kendi buluyor.
Sonrasında yazdığımla arama biraz mesafe koymayı tercih ediyorum. İşte orada bilinç devreye giriyor. Dile, ritme, imgelere ve metnin kendi içerisindeki tutarlılığına yeniden bakıyorum. Yani sezgiyle başladığım metinin yapısını, bilinçle derinleştiriyorum.
Şiir sizin için önemli bir alan ancak üretiminiz şiirle sınırlı değil. Edebiyatın farklı türlerinde üretmek kaleminizi nasıl etkiliyor?
Edebiyatı tek bir türle sınırlandıramıyorum. Şiirin elbette benim için çok özel bir yeri var ancak farklı metin türleri de üretim dünyamın içerisinde.
Aslında insanın yaptığı her iş, okuduğu her metin, karşılaştığı her insan ve gözlemlediği her hayat yazarlığını besliyor.
Benim için burada en önemli noktalardan biri elbette okumak. Bilimsel ya da edebî olması fark etmeksizin çok okumanın, yazmaktan bile önce geldiğini düşünüyorum. Buradaki okuma eylemi elbette yaratıcı okumalara yapmak. Farklı disiplinlerle ve metinlerle kurulan her ilişki kalemime başka bir derinlik kazandırıyor ve bilgi birikimime katkı sunuyor.
İlk şiir kitabınız Bir Gece Yarısı Papatyası’ndan sonra okurla buluşan Martı Çıkmazı oldukça güçlü bir isim taşıyor. “Martı” ve “çıkmaz” gibi iki zıt kavramı neden yan yana getirdiniz?
Martılarla hem yaşamsal hem de imgesel olarak güçlü bir bağım var. Bodrum'da büyüdüğüm ve yaşadığım için doğa, deniz ve martılar hayatımın içerisinde hep vardı. Denize ve ona ait olan her şeye tutkuyla bağlıyım. Martıları saatlerce izlediğim, göğe baktığım zamanlar benim için neredeyse bir inziva gibidir.
Martı benim imge dünyamda özgürlüğü çağrıştırıyor. Ama insanı düşündüğümüzde özgürlük arzusunun yanında çıkmazları olan bir varlık. Özgür olmak istiyoruz ama prangalarımız var. Barıştan söz ediyoruz ama savaşların devam ettiği bir dünyanın içerisinde yaşıyoruz. Yaşam ve ölüm arasında bir ikilemde var olma sancımız var.
İyi ve kötü, güzel ve çirkin, savaş ve barış, umut ve umutsuzluk…
Martı Çıkmazı biraz da bütün bu zıtlıkların imgesel karşılığı. Hepimiz hem kendi adımıza hem de dünya adına kendi sancımızı taşıyoruz.
Martı Çıkmazı “Yer” ve “Gök” olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Bu iki kavram sizin dünyanızda neyi temsil ediyor?
Yer ve Gök hem birbirinin karşıtı hem de birbirini tamamlayan iki ayrı alan.
“Yer” yaşamın ağırlığını taşıyor. Acıyı, kayıpları, yalnızlığı, insanın dünya gerçekliği karşısındaki kırılganlığını… Benim kişisel yaşamımdaki kayıpların yanı sıra dünyada ve ülkemizde yaşanan acılar ve toplumsal olayların oluşturduğu “ölüm” teması da bu bölümde kendisine yer buluyor.
“Gök” ise yaşamı temsil ediyor.
Umudu, aşkı, hayalleri, özgürlüğü ve başka ihtimallerin varlığını… Tüm sancılara rağmen hayat dolu biriyim. Esen rüzgârın, yağan yağmurun, bir çocuğun mutluluğunun, baharın gelişinin kıymetini bilmeyi tercih ediyorum.
Belki insan da tam olarak bu iki noktanın arasında yaşıyor. Bir yanımız yere bağlı ve yaralıyken diğer yanımız hâlâ göğe bakıyor.
Edebiyat ve estetik sizin edebi üretiminizde birbirini nasıl tamamlıyor?
Ben edebiyat ile estetik arasında bir denge kurulmasını önemsiyorum. Sanatsal değerin göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu nedenle şiirlerimde yalnızca kelimeler değil, zaman zaman onların sayfadaki konumu da anlamın bir parçasına dönüşüyor. Bazı şiirler ritimli, bazı dizeler kaydırılarak yazılıyor. Kelimenin taşıdığı anlamın görsel olarak da hissedilebilmesini önemsiyorum.
Bunu bir notanın portedeki yeri gibi düşünebiliriz.
Görsellik yalnızca bir süs değil; doğru kullanıldığında anlamın parçası hâline gelebiliyor. Böylece okur şiirin içerisinde yolculuk ederken yalnızca zihniyle değil, gözleriyle de o metne eşlik ediyor.
Yoğun bir çevirmenlik hayatınız da var. Başka dillerle sürekli temas hâlinde olmak kendi edebî dilinizi nasıl etkiliyor?
Dil günlük hayatımın çok farklı alanlarında sürekli benimle. Filoloji eğitimi almış olmam ve yoğun çevirmenlik hayatım kelimelere bakışımı doğal olarak etkiliyor.
Akademik eğitim bana kelimelerin de bir hafızası olduğunu gösterdi. Zamanla dili yalnızca kullanan değil; sorgulayan, zaman zaman bozup yeniden kuran biri olmayı öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum.
Bunun kendi dilimde de daha cesur ve yaratıcı olmama katkı sağladığını düşünüyorum.
Şiirde dil yalnızca bir anlatım aracı olmaktan çıkabiliyor ve şiirin kendisine dönüşebiliyor. Bu yüzden benim için yalnızca “ne söylediğim” değil, “nasıl söylediğim” de çok önemli.
Şiirlerinizde bazen oldukça sakin, bazen de sert bir dille karşılaşıyoruz. Bu değişimi bilinçli olarak mı kuruyorsunuz?
Kendime baştan “şu tonda yazmalısın” demiyorum.
Duygunun kendisi dili belirliyor. Öfke, çaresizlik veya isyan varsa dil de doğal olarak metine daha sert bir tonla yansıyor biliyor. Çünkü bazı gerçekleri fısıltıyla ifade etmek mümkün olmuyor.
Ben bunu biraz da vicdanın sesi olarak görüyorum.
Ama şiirin sonraki aşamasında ritim, akış, nefes ve dilin kendi içerisindeki dengesi mutlaka devreye giriyor. Şiirin nasıl duyulduğuna, nefeste nasıl ilerlediğine bakıyorum.
Edebiyat sizce yalnızca bireysel olanı mı anlatmalı, yoksa sanatçının yaşadığı topluma karşı da bir sorumluluğu var mı?
Ben bireyi toplumdan, toplumu da bireyden tamamen ayırmıyorum.
Toplumsal meselelerle yalnızca uzaktan ilgilenen biri değilim. Mesleki yaşamımda ve sosyal sorumluluk alanlarımda da bu meselelerin içerisinde bulunmaya çalışıyorum. Dolayısıyla gördüklerimin ve yaşadıklarımın edebiyata yansımaması mümkün değil.
Bazı gerçekler artık dolaylı anlatımla taşınamayacak kadar ağırlaşabiliyor.
Böyle zamanlarda şiir yalnızca estetik bir metin değil; bir tanıklık ve yüzleşme alanı hâline gelebiliyor. İnsanların susturulduğu yerde bazen şiir, imgeler, biçimler ve kitaplar konuşuyor.
Bugün hızın hâkim olduğu bir çağdayız. Böyle bir dönemde şiirin ve edebiyatın hâlâ insana dokunabileceğine inanıyor musunuz?
Edebiyatın gücünün tam da burada ortaya çıktığını düşünüyorum.
Çünkü şiir ve edebiyat insanı hızın hâkim olduğu bu çağda bir an da olsa durdurabiliyor. Kendisine, yaşadığı zamana ve çevresine başka bir yerden bakmasını sağlayabiliyor.
Yaşamın içerisinde çok fazla uyaranla karşılaşıyoruz. Fakat edebiyat insanın iç dünyasına dönmesine, bazı duyguları yeniden fark etmesine ve bazen de maruz kaldığı ancak farkında olmadığı gerçeklikle yüzleşmesine alan açıyor.
Bu nedenle çağ değişse de insanın anlatma, anlama ve anlaşılma ihtiyacının değişmediğini düşünüyorum. Evet, şiir ve edebiyat ne mutlu ki hala insana dokunabiliyor.
Bundan sonra Sanatın Rotası'nda da okurlarımızla buluşacaksınız. Bu yeni yolculuğu nasıl tanımlarsınız?
Sanatın Rotası'ndaki yolculuğumu yalnızca şiirle sınırlandırmak istemiyorum.
Edebiyatın farklı türleri, sanat, kültür, çeviri, yaşam ve insan üzerine birlikte düşünebileceğimiz geniş bir alan var. Hatta bu alanı seyahat rotaları ile de buluşturabilme imkânımız mevcut. Beni heyecanlandıran da tam olarak bu.
Edebiyat ve sanat birbirinden beslenen iki büyük dünya. Sanatın Rotası'nda da bu iki dünyanın kesiştiği noktalarda üretmek, farklı konuları edebiyatın penceresinden ele almak ve okurlarımızla yeni düşünce alanları oluşturmak istiyorum.
Çünkü bazen insanın rotasını değiştiren şey, karşısına çıkan tek bir cümle olabilir.





